Anasayfa / Arkeoloji / Nasıl Yapıldıkları Henüz Tam Açıklanamayan Antik Çağa Ait 10 Bilimsel Teknoloji (Bölüm 2)

Nasıl Yapıldıkları Henüz Tam Açıklanamayan Antik Çağa Ait 10 Bilimsel Teknoloji (Bölüm 2)

5. Antik nanoteknoloji harikası: Lycurgus Kupası

Antik Roma’da kullanılmış 1600 yıllık bir goblet. Ne gibi bir teknolojiye sahip olduğunun anlaşılması için ışığa tutulması gerekiyor. Kupa önden aydınlatıldığında yeşil, arkadan aydınlatıldığında ise kırmızı rengini alıyor. 1950’de bulunan kupanın sırrı ancak 1990’da çözülebildi. Yapılan mikroskop altı incelemelerde kupadaki camın, saç telinden 1000 kat ince, sofra tuzunun binde biri büyüklüğünde altın ve gümüş taneleriyle bezeli olduğu görüldü. Kupaya renk değiştirme özelliğini kazandırmak isteyen Romalılar, bu karışımın yoğunluğunu kesin değerleriyle biliyorlardı. Ama Romalıların nanoteknoloji bildiklerini biz yeni öğreniyoruz. Kupanın, içine konulan sıvıya göre de renk değiştirdiği sanılıyor. Ama bunun deneyinin kupa üzerinde yapılmasına izin verilmiyor. Ellerinden gelenin en iyisini yaparak kupanın bir benzerini ortayan çıkaran bilim insanları, içine su, bira ve tekila gibi farklı sıvılar koyduklarında ürettikleri kupanın farklı renkler aldığını gördüler. Yani elimizde bizi sarhoş ederken aynı zamanda gözümüze bir renk cümbüşü yaşatan “renkahenk” bir kupa var. Farklı türde maddeleri tespit edebilmek adına bilim insanları şimdi, Sezar zamanının bu teknolojisini günümüz sensörlerine adapte etmeye çalışıyorlar.

4. Vikinglerin GPS’i: Uunartoq Diski

Antik çağın eski yolcu gemileriyle, GPS ve hatta pusula yokken okyanusta gezinmek epey zor olmalıydı. Eğer o zamanlar, Avrupa’dan Amerika’ya gitmek isteseydiniz; Madagaskar’ı Amerika sanmanız pek şaşırtıcı olmazdı. Hindistan’a gitmek için yola çıkan Colomb’un “yanlışlıkla” Amerika’yı keşfetmesinden farksız bir durum. Bilim insanları, Vikinglerin düz bir çizgi üzerinde Norveç’ten Grönland’e 1600 mil (yaklaşık 2575 km)’lik bir mesafeyi gidip sonra nasıl geri dönebilmeyi başardıkları konusunda şaşkınlardı. Ta ki 1948’de 11. yüzyıldan kalma bir manastırda bulunan aletin Vikinglerin pusulası olduğunu anlayana kadar… Manyetik pusulalar icat olunmadan önce, eski denizciler bir diskin üzerine düşen güneş ışıkları sayesinde yönlerini buldukları “Güneş Saatleri”ni kullanıyorlardı. Geceleri ya da bulutlu günlerde ise çay yapraklarını okuma ya da Odin’e keçi kurban etme gibi eylemlere başvuruyorlardı. Ama Uunartoq Diski adıyla bilinen Viking pusulası, bir sopanın gölgesini okumak üzerine kurulu Güneş Saati’nden çok daha gelişmiş ve işlevsel bir alet. Ortaçağ kayıtları, güneşin olmadığı zamanlarda bile çalışabilen “sihirli” bir kristal olduğunu yazıyor. Bilim insanları ise belirli bir tür kristalin, disk şeklindeki aletin üzerine yerleştirildiğinde desenler oluşturduğunu ve bu sayede loş ışıkta bile yön bulmayı sağladığını düşünüyorlar. Modern pusula ile bu aleti karşılaştıran uzmanlar, pusulaya nazaran dört dereceden daha az bir hata payıyla ölçüm yaptığını keşfettiler. Üstelik aletin yarısının kayıp olduğunu da hesaba katmak gerekiyor. Her halükarda Vikinglerin pusulası Apple Maps’i yeniyor.



3. Antik Çin’in masif matkapları ve Doğalgaz Boru Hatları

Buzdolabının olmadığı çağlarda tuz, yiyeceklerin kurutularak korunması ve aynı kurşun gibi silahlardan atılabilen sert bir madde olması nedeniyle Çin’de çok değerliydi. Denizden elde edebilmek için oldukça uzak mesafeleri katetmek pratik olmadığından bu kokulu “beyaz altın”ı bulmak için toprağı kazmaktan başka çareleri yoktu. Ucunda demirden bir matkap ağzı bulunan uzun bambulardan yapılma matkaplar, ancak birkaç kişinin gücüyle kullanılabiliyordu. 3. yüzyılda açtıkları tuz kuyuları, yerin 460 feet (yaklaşık 141 metre) altına kadar iniyordu. Sondaj yöntemleri öylesine gelişmişti ki; farklı durumlarda kullanılabilecek matkap uçlarını gösteren bir katalog ve yer altındaki mağaralarda oluşan göçükleri tamir etmeye, yüzey güvenliğini sağlamaya yönelik bir protokol bile oluşturmuşlardı. Bu kuyular aynı zamanda metan gazı açığa çıkardıkları için onlara “ateş kuyuları” adını vermişler. Başlangıçta patlamalarıyla sorun haline gelen bu doğalgazı antik çağa ait birtakım cihazlar yardımıyla kullanabileceklerini fark etmişler. Büyük mesafeler kat edebilecek şekilde yol altından hem tuzlu su, hem de doğalgaz taşıyan, geniş kapsamlı bir dizi bambu boru hattı döşemeyi başarmışlar. Bugün sahip olduğumuz modern doğalgaz hatlarından önemli ölçüde farklılık gösteren bu teknolojinin özelliği ise her bir evin musluğunun birinden soğuk tuzlu su, diğerinden de sıcak gaz akıyor olması. Bizde yok ama Antik Çin’de var!

2. Hala daha iyisini yapamadığımız metal kaplama işçiliği: Ashoka Sütunu

Hindistan’ın Delhi şehrinde bulunan Ashoka Sütunu’nun yüzde 98’i demirden oluşuyor. Yaklaşık yedi metre uzunluğunda ve altı ton ağırlığa sahip bu sütun, MS. 400 civarlarında yapılmış ve 1600 senedir bulunduğu coğrafyadaki nem ve yüksek yağışa rağmen en ufak bir paslanma emaresi göstermiyor. İçindeki fosfor, doğanın yıkıcı güçlerine karşı adeta bir “kalkan” gibi demirin yüzeyinde ince bir tabaka oluşturmuş. Bu kazara yapılmış bir şey değil; daha önceki dönemlere ait demir işçiliği örneklerinde fosfor kullanılmadığı ortaya çıkmış. Evet Antik Hintliler, binlerce yıl dayanabilsin diye, yaptıkları sütuna fosfordan doğal bir astar yapmayı akıl etmişler. Sütunun yapıldığı Gupta İmparatorluğu dönemi, bilim, matematik, gök bilimdeki ilerlemelerden ötürü “Hindistan’ın Altın Çağı” olarak biliniyor. Eskiden Vishnupadagiri’da (şimdiki Udayagiri) bulunan sütunun adının anlamı ”Lord Vişnu’nun ayak izindeki tepecik”. Vishnupadagiri, Yengeç Dönencesi üzerindeydi ve Gupta zamanında astronomik incelemelerin merkezi sayılıyordu. Sütun, Güneş Saati olarak kullanılıyordu ve günötesinde (21 Haziran) sabah gölgesinin Vişnu’nun ayak izi yönüne doğru düştüğü söyleniyor. Sütunun üzerindeki Sanskritçe Brahmi yazıtlarında Lord Vişnu’nun onuruna dikildiği yazılmış.

1. Antik Yunanın ilk programlanabilir robotu

M.S 10-70 arasında yaşadığı düşünülen, matematikçi, fizikçi, mühendis ve öğretmen İskenderiyeli Heron, buhar gücüyle çalışan “Aeolipile” adında bir cihazın ve rüzgar enerjisinin en erken örneği olan “Yel Değirmeni”nin mucidi. İlk otomatik açılır kapanır kapıyı da tasarlayan Heron, tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de programlanabilir bir robot icat etmiş. Üç tekerlekli robotu programlamak amacıyla sağ ve sol tekerlek için iki farklı aks yapmış. Aksların üzerine simetrik açılmış oyuklara ipleri farklı düzenlerde sarmak suretiyle aracın kendi kendine hareket etmesini sağlamış. Taş bir ağırlık, borunun içinden dökülen buğday tanelerinin üzerine alçalarak bağlı olduğu ipi çekiyor. İpin, mil üzerindeki makaraların oyuklarına farklı sarılmasıyla doğrusal olmayan iki farklı yönde hareket elde ediliyor. Böylece bu alet, tarihteki ilk programlanabilir robot olmanın dışında bir de, bilinen gelişmiş yönlendirme sistemine sahip ilk tekerlekli araç. Heron, ders kitaplarında robotik kategorisinde yer alabilecek çok sayıda başka buluşlarını da açıklamış. Bunlardan bazıları buhar ve hava basıncı ile çalışan cihazlar. Bazı fikirlerini “Ctesibius” gibi kendisinden önce benzer buluşlar yapan bilim insanlarından esinlenerek yaptığını yazmış ve onların da tarihe geçmesini sağlamış. Yani icatlarını hem sahiplenmiş, hem de herkese hakkını teslim edecek kadar vicdanlıymış. Bilim insanlarının böyle bir ahlak anlayışına yüz yıl öncesinde bile henüz sahip olmadıklarını düşünürsek; belli ki Heron her bakımdan şahane bir adammış.

Aferdersin

Dikkatinizi Çekebilir...

Röportaj – Patara’da Tarih Yeniden Yazılıyor

‘Patara Kazıları’nın bu yıl 30’uncu yıl dönümü. Kazı Başkanı Prof. Havva Işık, bölgedeki çalışmaların tüm …

Nuh’un Gemisi Raporu: Gövdeyi Gördük Ve Arkeolojik Çalışma Başlatılmalı

AĞRI’nın Doğubayazıt ilçesinde 42’nci Turizm Haftası nedeniyle düzenlenen konferansta konuşan belgesel ve film yapımcısı Cem …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Watch Dragon ball super